top of page
Search

İklim kriziyle mücadeleye farklı yaklaşmak; Ağaçları mı abartıyoruz meraları mı hafife alıyoruz?




Nur Banu Kocaaslan


Mera, otlak, çayır… Bu kelimeleri genelde Türkçe’de hayvancılıkla, kırsal yaşamla ilişkilendiriyoruz. Otlak - meranın eş anlamlısı- ifade ettiği üzere, hayvan otlatılan yer anlamına geliyor TDK’ sözlüğünde. Çayır ise üzerinde gür ot biten, düz ve nemli yer demekmiş. Oxford sözlüğü ‘mera’ için yabani otlarla kaplı geniş arazi alanı tanımlaması yapıyor. Mera, otlak veya çayır ne dersek diyelim, bu kelimeleri aynı cümle içinde iklim krizi, karbon yutağı, biyoçeşitlilik gibi kavramlarla beraber pek göremiyoruz. Aslında tam tersi olmalıyken…


Niye görelim ki sorusunun yanıtı ise basit. Toprak dünyanın ikinci büyük karbon yutağı. Meralarsa bugün dünyanın yaklaşık üçte birini kaplıyorlar ve dünyanın en önemli karbon yutaklarından biri olarak görülüyorlar. Kısa zaman öncesine kadar insan etkisine, aşırı otlatmaya, imara açılmalarına ve kimi yerlerde gereksiz ağaçlandırma çalışmalarına rağmen önemli oranda karbonu yakalamayı başararak hiçbir ısınma etkisi taşımıyorlardı. Ne var ki yakın zamanda Nature dergisinde yayınlanan bir çalışma meraların soğutma görevinin giderek azaldığını ve net bir ısınma etkisine doğru gittiğini ortaya koydu. Bunun nedeni şüphesiz hayvancılık için aşırı otlatma yapılması ve tropik ormanların hayvancılık amacıyla meralara dönüştürülmesi.


Tabi bu orta uzunluktaki mera incelemesi yahut güzellemesi ormanları ve onların atmosfere etkisini hafife aldığımız anlamına gelmiyor kesinlikle. Sadece bazen bazı kavramları zıttıyla ya da ona benzemeyen ile anlatmak daha kolaydır. Bu yazının hazırlığında ve başlığında yararlanılan ABD’nin saygın haber dergilerinden the Atlantic’teki meralar üzerine yazılmış ‘long read’in (Türkçe’de bu terimin tam bir karşılığı bulunmuyor, uzun makale denilebilir) başlığının “Trees are overrated” (Ağaçlar abartılıyor) olması gibi. Öte yandan mera ekolojistleri meraları soğutma etkilerini ortadan kaldıracak şekilde bozarak ağaç dikmeye çalışmanın da tam tersi bir etkisi olduğu konusunda uyarıyorlar. Bozulmamış olanı korumak ve dahası onarıcı tarım teknikleriyle onarımlarına destek olmak asıl üzerine eğilinmesi gereken seçenek.


Ömrü kentlerde geçen milyonlarca insan için meralar pek bir şey ifade etmiyor, işin aslı bu yazının yazarı için de. Gözümün önüne ilk önce sincapların neşe içinde zıpladığı İsviçre Alpleri’nin eteklerinde dedesiyle yaşayan Heidi geliyor. Oysaki geçmişimize bakınca ‘insan toplulukları’ olarak varlığımızda meraların sandığımızdan daha fazla etkisini görebiliriz. Bir zamanlar dünya üzerinde tek bir ot parçası dahi yoktu, ne çimler, ne çayırlar, ne toprak örtüsü. Sonra zamanla, -zamanla derken şöyle 80 milyon yıllık bir zamandan bahsediyoruz- ağaçlar, yosunlar ve çiçeklerin ardından çimler de ufak ufak belirmeye başladı. 10 milyon yıl içinde ise o küçük çimler büyük meraları, çayırları oluşturmaya başladı, öyle ki asırlar boyu büyüyüp yayılmaya devam ettiler. Homosapiens, genellikle çimenli koridorları takip ederek Afrika’nın savanlarından dünyaya yayıldı ve tarımın icadıyla yabani otları evcilleştirilmiş otlara çevirdi. Besi hayvanlarını meralarda besledi, çoğaldı. Meralar önce bizim hayatta kalmamıza yardımcı oldu.


Toprağın içindeki hazine


Meralar, içindeki mucizenin büyük bir kısmını toprak altında tutan, tarihi, antropolojik, kültürel bir dolu nedenden ötürü pek hakkı verilememiş büyük karbon yutaklarından biri. Taşıdıkları mucizeyi ve atmosferdeki karbon emisyonlarını kısmaktaki rollerini anlamak için önce sistemlerinin nasıl ve niçin bu kadar iyi işlediğini anlayabilmek gerekiyor. Mera bitkileri karbonu gövdelerinde, yapraklarında ve köklerinde tutan ağaçların aksine karbonlarının çoğunu yer altında, köklerinde ve toprakta depoluyor. Otlar öldüğünde genelde içlerindeki karbonu köklerinde ve sıkı sıkıya sarıldığı toprakta tutmaya meyillidir. Bu da onları oldukça kıymetli karbon yutakları yapıyor, çünkü karbonun çoğu toprakta depolandığı için yüzeyde otlaklar yansa dahi bünyesindeki karbonu orman yangınlarında olduğu gibi atmosfere geri salmıyorlar. 2018’de California Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada meralar bu yüzden ormanlardan daha güvenilir karbon yutakları olarak tanımlanmış. Tabii insan müdahalesiyle kökleri topraktan kurtulup karbon emisyonuna sebep olmadıkça.


Meralarla ilgili tuhaf derecede merak uyandıran bir diğer şey ise birçoğunun en ağır iklim şartlarına karşı bile dayanıklı olması. Bu dayanıklılık milyonlarca yıl öncesine uzanan geçmişlerindeki evrimsel hikayeyle de çok ilişkili. Çünkü bu şekilde hayatta kaldılar. Ağır kuraklık koşullarına, fırtınalara, aşırı hava olaylarına karşı son derece, hatta ormanlardan da daha fazla dayanıklılar. Ve mera bitkileri sıcak hava dalgaları ve kuraklığa karşı toprağın yüzeyini örterek toprağı aşırı hava olaylarına karşı koruyucu bir etkiye sahipler.


Neyi ıskalıyoruz?


Ormanlar kadar olağanüstü, güzel veya etkileyici gelmiyor göze meralar. Bu da yeryüzünde farklı ekosistemler arasındaki ahenkteki baskın rollerini görmemizin önüne geçiyor. Nasıl ki insan zihni iklim kriziyle ilgili bilgilerin hepsini son derece psikolojik nedenlerle sindiremiyor, yakın geleceği, çok uzak bir senaryonun tezahürü sanıyorsa, meralara baktığımızda da görselliklerinin sadeliği yüzünden onların rolünü ve ev sahipliği yaptıkları biyoçeşitliliği algılayamıyoruz. Ormanların aksine meralar yüzeyde değil toprağın altında gelişiyor. Toprağın altında olağanüstü karmaşık ve detaylı bir ekosistem oluşturabilirler, bazı mera bitkilerinin kökleri insan boyunu geçecek kadar derine inebilir, toprağa çok güçlü bir biçimde tutunabilir. Mera ekosisteminde çok çeşitli vahşi hayvanlar kadar, yüzlerce bitki çeşidi de barınabilir.


Meraların rollerinin hafife alınmasında bir diğer nedense sömürgeci Avrupa tarihiyle yakından ilişkili. Dünyanın bilinmez kıtalarını keşfeden kaşif ve sömürgeciler kendilerine yüzyıllar boyu korunma ve önemli bir gelir sağlayan ormanların aksine büyük meralar ve savanlarla karşılaşınca bu alanların ağaçlandırılması gerektiğini düşündüler. Meralar alanında bilimsel çalışmalar yürüten birçok uzman, bu algının devam ettiğine inanıyor. BM Çölleşmeyle Mücadele Konvansiyonu genel sekreteri İbrahim Thiaw, “Politika yapıcıları toprak karbonunun önemli olduğuna ikna etmek için daha uzun bir yolumuz var” diyor. Bugün iklim kriziyle mücadelede veya yazın karşılaştığımız orman yangınlarından sonra dağa taşa ağaç dikme seferberlikleri de bununla yakından ilişkili. İnsanlar olarak korumak ve onarmaktan ziyade, doğal süreçlere veya ekosistemlere dışarıdan müdahale etmeyi tercih eden bir yapımız var. Bu yüzden ki dünya üzerindeki otlakların yüzde 10’undan daha azı korunmuş durumda.


Burada okurların gözünde meraları iklim kriziyle mücadelede mucizevi ve yegane araç olarak sunduğumuz sanılmasın. En temelde fosil yakıtların kullanımının sınırlandırılması, atmosfere daha az sera gazı salınması gerekiyor. Uzmanlar, toprak bazlı karbon tutmanın iklim kriziyle mücadelede yararlı olabileceği, ancak yine de bu yolla, karbonu atmosfere eklediğimiz kadar hızlı bir şekilde atmosferden geri alıp toprağa gömemeyeceğimizi söylüyor. Öte yandan IPCC’nin yakın tarihli bir raporuna göre, toprak temelli ekosistemler son on yılda insan kaynaklı karbon emisyonlarının yüzde 30’unu geri emdi ve 2050’ye kadar ortalama sıcaklık artışını 1.5 °C’ta tutabilmek için gerekli azaltmanın yüzde 20 ila 30’unu karşılayabilir. İşte tam da bu noktada meralar, bu denklemin önemli bir parçası olabilir.



Anahtar ne?


Toprağı, otlatmayla dinlendirme arasında doğanın sesine kulak veren hassas bir dengeyi bularak onarmak...


Bütüncül Planlı Otlatma’da meralar daha küçük padoklara ayrılır ve hayvanlara arazide rotasyonlu otlatma yaptırılır. Böylece hayvanlar çok çeşitli taze otları tüketirlerken hem tek bir bitki türü baskın hale gelmez hem de çeşitlilik artar. İkinci olarak da sürü etkisiyle hayvanlar toprağın üstündeki bitkileri ezer, yatırır, toprağın içine karışmasını sağlar, dışkılarıyla yüzeyi örter. Tüm bunlar toprağa karbonun ve organik maddenin erişmesini sağlar. O sırada otlatılmayan diğer alanlarda toprak yüzeyini örten bitki örtüsü, kendini yenilemeye ve dinlenerek karbonu tutmaya devam eder, bitkiler belirli bir olgunluk düzeyine erişir. Bu, toprakta karbon depolamanın ve iklim kriziyle mücadelede meraların olağanüstü özelliklerinden yararlanabilmenin en temel yöntemi. Meralara milyonlarca yıldır hak ettikleri iade-i itibarı vermenin de belki yegane yolu.




1 view0 comments

Comentarios


Los comentarios se han desactivado.
bottom of page